E-GAZETE
RÖPORTAJLAR

İsveç Aşırı Sağı ve İsveç Demokratları

27 Ocak 2012, 09:42
Feyzullah YILMAZ
Önceki yazıyı bazı sorularla bitirmiştim. Şimdi o soruları kısaca tekrar hatırlayalım ve sorular üzerinde meseleyi tartışmaya çalışalım. Sorularımız şöyleydi: Hoşgörünün, toleransın, sosyal refah devleti anlayışının merkezlerinden biri olan İsveç’te, nasıl olmuştu da İsveç Demokratları gibi bir parti % 5.7 oranında oy alarak meclise girebilmişti? İsveç Demokratları bu noktaya nasıl gelmişlerdi? İsveç’te aşırı sağın tarihi nasıl bir gelişim göstermişti? İsveç Demokratları yeni bir oluşum muydu, yoksa belli bir tarihsel-sosyolojik sürekliliğin son halkası mıydı? İsveç’teki göçmenlerin durumu nasıldı? İsveç Demokratları, İsveç demokrasisine ne gibi sorunlar getirebilirdi?

Kısa Tarihçe:

Hasan Salim Vural’ın da belirttiği gibi, “İsveç’te radikal sağ neredeyse hiçbir varlık gösterememiş ve İsveç demokrasisi, uzunca bir zaman ‘sağ aşırılığa bağışık’ kabul edilmişti. Avrupa’nın en gelişmiş refah sistemlerinden birine ve en liberal göçmenlik rejimlerinden birine sahip olan ülke, 1970’lere kadar göçmen işçi kabul etmiş; bu tarihten sonra, işçi ailelerinin birleşmesi ve siyasi iltica yollarıyla göçmen nüfusunu arttırmaya devam etmişti. 1991 itibariyle nüfusun yaklaşık % 10’u göçmenlerden oluşan ülkede yabancı karşıtlığı veya ırkçı şiddet yok denecek düzeydeydi.” ( Hasan Salim Vural, Avrupa’da Radikal Sağın Yükselişi, İletişim Yay., İstanbul – 2005, s. 80. )

1980’lerle birlikte İsveç’te radikal sağ ilk defa sesini yükseltmeye ve yabancı karşıtlığını seçim propagandası olarak kullanmaya başladı. İsveç Demokratları (Sverigedemokraterna – SD) bazı Nazi gruplarından kişiler tarafından 1988 yılında kuruldu. Parti 1990’larda yalnızca ırkçı militanlardan oluşan bir parti görünümünden kurtulmaya çalıştı ve bu süreçte ırkçı üyelerin bir kısmı tasfiye edildi.

1991 ve 1994 seçimlerine katılamayan İsveç Demokratları, 1998’de katıldıkları ilk seçimde % 0.3 oranında oy alabildiler. Dört sene sonra katıldıkları seçimde ise, oy oranlarını % 1.4’e yükselttiler. 2006 yılında ise bu oranı daha da arttırarak % 2.9’a ulaştılar. Bu oy oranları ve düzenli artış ilgi çekici olsa da, İsveç demokrasisi açısından önemli olan, bu partinin % 4’lük seçim barajını aşamamış ve meclise girememiş olmasıydı. Fakat kamu oyu yoklamaları bu durumun çok uzun sürmeyeceğini gösteriyordu. Nitekim, 2010 Eylül’de yapılan genel seçimlerden önceki son kamuoyu anketleri seçimlerde İsveç Demokratlarının % 5 oranında bir oy alarak barajı aşabileceklerini ve meclise girebileceklerini gösteriyordu. SD bu tahminleri de aşarak % 5.7’lik bir oy oranıyla – diğer bir deyişle % 5.6 oranında oy alan Sol Parti’den bile daha fazla oy alarak – meclise girmeyi başardı. Buradaki bir önemli nokta da partinin oy oranındaki artışın bir eğilim gösteriyor olması. SD, 1998’deki seçimden bu yana her dört senede bir oy oranlarını % 100’den daha fazla arttırmayı başardı. SD’nin bu aşamadan sonra oylarını aynı hızda arttırması beklenemez tabii ki, ama Ocak 2012’de yapılan son araştırmalara göre oylarının hâlâ bir yükseliş içinde olduğu da gözlenmekte. Ocak 2012 itibariyle SD’nin oy oranı % 6.9.

Hem tarihsel, hem de sosyo-ekonomik-kültürel bağlam olarak uzak bir örnek olacak belki, ama SD’nin bu yükselişi bana Hitler’in seçimler yoluyla yaşadığı hızlı yükselişi hatırlatıyor. Buna göre, 1925 seçimleri sonucu başarısız olan partinin başına Hitler tekrar gelir ve yeni stratejisini açıklamıştır: iktidara demokratik yollarla gelinecek. Hedef, partiyi seçimlerde başarılı hale getirmektir. 1925 seçimlerinde meclise üç milletvekili sokabilen parti, beş yıl içinde önemli bir aşama kaydeder ve 1930 seçimlerinde meclise 107 milletvekili sokmayı ve meclisteki ikinci en büyük parti olmayı başarır. 31 Temmuz 1932 seçimlerinde ise milletvekili sayısı 230’a yükselir ve Nasyonal Sosyalist Parti meclisin en büyük partisi haline gelir.

Aşırı Sağ ile Mücadelede Yöntem?

Bu tür popülist ve sistemi zorlayan siyasi partiler güçlenmeye başladığında ortaya basitçe ikilemli bir durum çıkıyor denilebilir. Buna göre, SD ile mücadele edebilmede iki yol izlenebilir. Ya SD ile işbirliğine gidilebilir, ya da SD sürekli işin dışında tutmaya çalışılabilir. İsveç'teki diğer partiler bu noktada ikinci yolu seçtiler. Hem seçim öncesinde yaptıkları açıklamalar, hem de seçim sonrasındaki uygulamalarıyla şimdilik yoğun ve kararlı bir şekilde bu ikinci stratejiyi uygulamaya çalıştıklarını gördük. Bu noktada bütün partiler, eğer barajı geçerse SD ile kesinlikle bir ilişkiye ya da işbirliğine girmeyeceklerini açıklamışlardı. Bu söylem seçim sonrasında da devam etti. Bu sefer hükümeti kurmakla görevli Fredrik Reinfeldt, aşırı uçta da olsa sağda yer alan SD ile görüşmektense öncelikle solda yer alan Yeşiller Partisi ile görüşmeyi tercih etti. Bu görüşme başarısız oldu, ama Reinfeldt azınlık hükümeti kurmayı göze aldı, ama yine de SD ile görüşmedi. Sol tarafın SD ile ilişkisine bir örnek vermek gerekirse şu örnekten bahsedilebilir. Sol parti lideri Lars Ohly aynı mekanda dahi bulunmak istemedi SD ile ve o yüzden seçim sonrasında bir televizyon programında düzenlenen canlı tartışma programına konferans sistemi ile katılmayı tercih etti.

Ama diğer taraftan SD'nin bu şekilde dışlanması ters tepebilir ve halk nezdinde itibarını ve sahiplenme duygusunu da arttırabilir. Özellikle işler kötü gittiğinde SD herkesi her zaman eleştirebilecek bir konumda olabilir. Bunun dışında, SD'yle mücadeleyi onu sorumluluk makamlarına getirerek yapmaya çalıştığınızda da yine bir riski göze almanız gerekir ki, bu da SD'nin iktidara ortak yapılması ve belki daha da güçlenmesi ile sonuçlanabilir. Son olarak sürekli gündemde kalmak, sürekli konuşulmak dahi SD'nin işine gelen bir süreç olabilir.

Aşırı sağ ya da benzer popülist siyasi oluşumlar daha önce de varoldu, ama mevcut jenerasyonun ve mevcut siyasi düzenin aşırı sağ ile mücadele etme ya da onunla zoraki de olsa “birlikte yaşama” tecrübesinin henüz yeni olduğunu söyleyebiliriz sanırım. 2010 Eylül’de yapılan genel seçimlerden bu yana 15 ay geçti ve bu mücadelenin, “birlikte yaşama” tecrübesinin İsveç örneğinde durum ortaya çıkaracağını zaman içerisinde göreceğiz. Bir taraftan iki ucu keskin bıçak gibi görünen bu durum, diğer taraftan birlikte yaşamanın yeni formlarının geliştirilmesi için yeni imkânlar ve açılımlar ortaya çıkarabilecek potansiyele de sahip olabilir. Bu durumda hem karamsar, hem de iyimser olmak için yeterli sebep var sanırım.


Bu makale 293 kez okundu
Yükleniyor...